Blues/caz müzik ve edebiyat tarihiyle ilgileniyorsanız, yolunuz bir şekilde mutlaka 1920’lerin New York’una, yani Harlem Rönesansı dönemine düşmüştür. Afro-Amerikan sanatçıların kendi köklerini, müziklerini ve kimliklerini dünyaya haykırdığı muazzam bir dönemdir bu.
İşte tam bu döneme çok farklı, biraz da mistik bir pencereden bakan harika bir akademik çalışma var: Jamie Battaglia’nın 2014 yılında yayınlanan “Spells, Spirits, and Charms in the Harlem Renaissance” makalesi.
Battaglia bu çalışmasında, dönemin blues/caz şarkılarında ve edebi eserlerinde karşımıza çıkan Voodoo ve Hoodoo ögelerini inceliyor. İşin asıl çarpıcı tarafı şu: Bu mistik ögeler şarkılarda sadece batıl bir inanç olarak yer almıyor. Aksine, beyazların kurduğu baskıcı sisteme karşı, siyah toplumun hayata karşı kontrolü ve adaleti yeniden ele geçirme yöntemi olarak karşımıza çıkıyor.

Önce Küçük Bir Netlik: Voodoo mu, Hoodoo mu?
Popüler kültür filmleri sağ olsun, bu iki kavramı sürekli birbirine karıştırdık. Battaglia makalesinde ilk olarak bu ayrımı çok güzel netleştiriyor:
- Voodoo (Vodun): Batı Afrika kökenli, köle ticaretiyle Amerika’ya (özellikle New Orleans çevresine) taşınan ve zamanla Katolik inancıyla harmanlanan köklü, kurumsallaşmış bir din. İşin içinde atalara saygı, ritüel danslar ve ruhlarla iletişim var.
- Hoodoo (Conjure/Rootwork): Voodoo’nun dini dogmalarından ayrışan, tamamen kişisel pratiklere dayanan bir halk inanışı. Yani şifalı otlar, tılsımlar, muskalar ve bazen de düşmanı alt etmek için yapılan kişisel büyüler. İşte büyük göç dalgasıyla güneyden Harlem’e taşınan bu kadim kültür, sanatçıların elinde muazzam birer ifade aracına dönüşmüştür.
Beyaz Sisteme Karşı Gizli Bir Adalet Mekanizması
Jim Crow yasalarının amansız bir ırkçılıkla hüküm sürdüğü 1920’lerde, siyah bir insanın beyaz egemen sistem karşısında hiçbir yasal hakkı, adaleti veya politik gücü yoktu.
Mahkemeler, polisler ve yasalar tamamen beyazları korumak üzerine kuruluydu. İşte tam bu çaresizlik noktasında Hoodoo, siyah insanın hayata karşı kontrolü ve gücü yeniden kendi eline alma yöntemi haline geldi.
Beyazların asla anlamadığı, giremediği ve üzerinde hiçbir yasal güç kuramadığı bu kadim Afrika mirası, ezilen bireye gizli bir özerklik sunuyordu.
Sistem karşısında tamamen “zayıf” ve çaresiz bırakılan siyah insan, Hoodoo’nun mistik dünyasının kapılarını aralayarak “güçlü” olan zalim unsurlar üzerinde mutlak bir psikolojik üstünlük kuruyordu. Büyüler, iksirler ve tılsımlar; beyazların dünyasından tamamen bağımsız, siyah toplumun kendi adaletini kendi sağladığı gizli birer direniş kalkanıydı.
Blues/Caz Şarkılarındaki İzler: Bessie Brown ve Ma Rainey
Makalede, blues/caz müzisyenlerinin bu kültürden nasıl beslendiği somut örneklerle incelenmektedir. Örneğin, cazın öncülerinden Jelly Roll Morton ve Louis Armstrong’un New Orleans’taki erken dönem hayatlarında Voodoo kültürüyle doğrudan temasları olmuştur.
Şarkı sözleri bağlamında ise yazar iki spesifik esere odaklanmaktadır:
- Bessie Brown – “Hoodoo Blues” (1924): Şarkı, sevdiği adamı başka bir kadına kaptıran ve intikam almak için Hoodoo büyülerine başvuran bir kadının anlatısıdır. Şarkı sözlerinde geçen kapı eşiğine toz serpme (ding ’em dust), fotoğrafa bakarak mum yakma ve koruyucu muska (gris-gris) taşıma gibi pratikler dönemin Hoodoo kültürünü doğrudan yansıtır.
Hoodoo Blues’ şarkısında sergilenen güç mücadelesi, beyaz ırkın Jim Crow yasalarıyla Afro-Amerikalılar üzerinde güç kurması ve onların değerli bulduğu bir şeyi, yani eşitlik ve adaleti ellerinden almasıyla ilişkilendirilebilir. Brown, ‘diğer kadından’ intikam almak için hoodoo kullanmaktan bahsettiğinde, kendisine haksızlık eden kişi üzerinde kontrol sağlar; bu durum, Afro-Amerikalıların beyaz müdahalesi veya baskısı olmadan kendi ırkları üzerinde güç ve kontrol sahibi olma arzusuyla paralellik göstermektedir.
- Ma Rainey – “Black Dust Blues” (1928): Bu eserde de benzer şekilde intikam amacıyla kapısının eşiğine “siyah toz” (goofer dust / mezarlık toprağı) dökülen bir kurbanın hikayesi anlatılır. Şarkıda kurbanın bu büyü yüzünden “kedi gibi dört ayak üzerinde yürüdüğünü” söylemesi, Hoodoo’nun gündelik hayattaki sıradışı olaylara anlam kazandırma işlevine örnek gösterilir.

1920’lerin o amansız ırkçılık ve baskı ortamında, yasal ve politik hiçbir hakkı olmayan Afro-Amerikan toplumu için blues/caz şarkıları ve edebi eserlerdeki Hoodoo, hayata karşı kontrolü yeniden ele geçirme yöntemiydi.
Beyaz egemen sistemin asla anlamadığı ve onların elinden alamayacağı bu kadim Afrika mirası, siyah sanatçılar için hem sanatsal bir özerklik hem de ruhani bir direniş alanı yaratmıştı.
Bugün o dönemin eski plaklarını dinlerken duyduğumuz o tekinsiz, gizemli ve büyüleyici havanın arkasında işte böylesine köklü bir hayatta kalma mücadelesi yatmaktadır.
Derleyen: Gürkan Özbek
Kaynakça
Battaglia, J. (2014). “Spells, Spirits, and Charms in the Harlem Renaissance”. Digital Literature Review, Ball State University, Vol. 1, pp. 20-29.
Ana resim için referans: from “Views of America” portfolio Artist: James Augustus Van Der Zee Artist Bio: American, 1886 – 1983 Creation Date: 1920 Process: gelatin silver print Credit Line: Gift of Murray and Elaine Galinson Accession Number: 1987.034.002
